Benimle bir Cumartesi günü! Sen kimsin ve neden? Öyle işte, kişisel tarihimin kişisel notları, vlog çağında blog’a özlem. Blog demeyeli ne çok olmuş, tek yabancılayan ben miyim? Değilim tabii ki, neden bir ben olayım, dünya kendilerinden sebep dönüyormuş gibi düşünen ve utanmadan bunu bir de dillendiren insanlardan hiç haz etmiyorum. ‘Yaz başlasınnnn!’, hay hay efendim hemen gönderiyoruz ekipleri olay yerine. Gün içinde yaşananları gece yatmadan önce kısa kısa hatırlamak, bir çeşit beyin pratiği sayılıyor ve hafızayı güçlendiriyormuş. Beyne de biz uyurken yaptığı tasnif sırasında bir önceliklendirme sağlıyormuş bu pratik subliminal olarak. Bilmem, olabilir, belki. ‘Bundan 50 yıl sonra durup düşününce sadece cumartesi günlerini mi hatırlayacağım’ deneyi benim için de. Yani dlog.
Hiçbir işimin olmadığı bu güzel cumartesi günü sabah 7:17’de nature called. El mahkûm, bir yere kadar erteleyebiliyorsun bu işleri belli bir yaştan sonra (max 3, 3’ten sonra tüm komşular ayıplar ve hava hep yağmurlu olur takvimde). Kedo hazretleri ve Hamdi’yi rahatsız etmemek için bir iki dakika da öyle bekledim ama ne zaman birini rahatsız etmemeye çalışsam ne oluyor bilmiyorum ama çok rahatsız hissedip ortamı hemen terk etmek istiyorum, nitekim bu sabah da öyle oldu. Saat 6’dan sonra uyanırsam eğer kahve hep uykuya ağır basıyor, sanki ilk kez kahve içecekmişim ve de aynı zamanda hayatımın son kahvesiymiş gibi bir heyecan ve arzuyla iniyorum mutfağa. Gerekirse içer yeniden uyurum, öyle de bir kafein dostluğu.
Kahveyi huussspletirken Sem’e yazıyorum bir şeyler. Yazdıklarına cevap birçoğu. Ona da söyledim, Sem’in ‘aa bak kuş geçiyor’ zaman aralığında gönderebildiği 69 tane iletiyi seviyorum. Sem’i de seviyorum. Kendime dair de bir şeyler ekledikten sonra merak ediyorum, gerçekten de sana arkadaşımı söylesem kim olduğumu söyleyebilir misin Atam? Ben eskiden atasözlerinin hepsini Atatürk’ün söylediğini zannediyordum, yalan yok, bu uydurma bilgi kırıntısının silik de olsa, güneşin tam tepede olduğu vaktin 15 dk sonrasındaki gölgesi kadarı hâlâ yaşıyor sistemimde. Her neyse, bence öyle olduğu zamanlar da var, olmadığı zamanlar da. Belki de geniş bir yelpazeyizdir birlikte. Ya da yelpaze de değil de daha güzel, daha anlamlı bir obje. Yelpaze ne? Küfür gibi başlıyor zaten. Bilemiyorum, bunu daha fazla düşünmek istemediğimi fark ediyorum.
Anlamadan geçen bir buçuk saatin ardından Hamdi’nin yokluğu odayı soğutmaya başlıyor, istesem kombiyi kökleyebilirim çünkü öğrendim nasıl olduğunu ama gereği yok, Hamdi’yi uyuyan güzel uykusundan uyandırıp ‘uykun var mı daha’ diye soruyorum, neyse ki doğru cevabı biliyor ve kendisi için demlenen kahveye doğru yavaşça o da süzülüyor mutfağa. Kahveler, kahvaltılar derken mükemmel bir şaka programı yakalıyoruz Hamdi ile. Şakacılardan birinin inanılmaz bir Bahadır Cüneyt Yalçın benzerliği var, bunu kendisine maille bildireceğim güne kadar aklıma mıh gibi saplıyorum. Yani mlog.
Sonrasında biraz evli evine köylü köyünecilik. Şu sıralar lise zamanı okuldan kaçıp internet kafede oynadığı oyunu oynuyor nostaljinin yeni kraliçesi Hamdi, hem de lise zamanı okuldan birlikte kaçıp internet kafeye birlikte gittiği arkadaşıyla. Retrotopyamda nasıl bir yönetim şekli olacak bilememekle beraber, her ne olursa Hamdi’yi çok çok yüksek mevkilere atayacağım, orası kesin (ay yoksa tek adamlık mı yapacağım ben, görevlere atayıp sonra görevinden af mı edeceğim insanları? Yapmaz, benim Ecem’im yapmaz).
Cumartesi kahvaltısından sonra ilk acıkmaların yaşanacağı zaman aralığına kadar geçen boşluğa bayılıyorum. Benim o zaman dilimim 3’te 2 boş geçiyor en azından, sizi bilemem. Havada kapıyorum kulaklığımı. Hazır Tarkan konserleri şaha kalkmışken hop bana da bir tane ‘ayyyydaaa yıııldaa birr olsa daaa muhakkak ara’ düşüveriyor. Bir anda içimde saçlarımı lülük yapma isteği duyuyorum ve nitekim yapıyorum. Lülük dünyada oryantal yapan astronot gibi bir şey sanki. Ya da bilmiyorum ayna karşısında Özgün – Sadece Arkadaşız’ın klip kızlığını yaparken yarasa duruşu ile salladığım kafam öyle hissettiriyor. Tabi benim gördüğüm yarasa duruşu, Hamdi görmüşse eğer U dönüşü levhasının bir kenarı daha kısa U’suyum belki de (%99.9).
Hamdi bebesini evde oyunuyla bırakıp hızlı bir market yapıp geliyorum. Cumartesi günü en ufak bir güneş kırıntısı bile delinen bir torbadan dağılan misketlere çeviriyor sanki insanları, hedefim belli de rotam yılan. Derken aklıma Silifke pazarında bir yenidünya tezgâhındaki BAL yazısı geliyor. Yani ya Türkçeyi yeni öğrenen biri başka bir yerde yenidünya meyvesini bal diyerek tarif etse ve kendisine yenidünya yerine bal getirilse? Şimdi bu doğru olur mu? Ya da Türkçe bilmeyen diğer arkadaşlarına da bunu böyle öğretse? Sem geçenlerde bir durumun/olayın aslında devamında ne yapıldığı ile alakalı olduğunu anlatan bir şey paylaştı benimle, basılan yanlış bir notanın iyi mi yoksa kötü mü olduğunu devamında çalınan notanın belirlemesi gibi bir şeydi. Yani bal diyorum bal, hangi nota uyar ki şimdi buna? Sanırım artık biri benden bal istediğinde – çünkü ben arıyım sanırım – yenidünya bulup getireceğim.
Dışarı yalnız çıkan bir bireyin evde kendisini bekleyen diğer bir bireye gelirken ‘bir şey’ getirmesi yazısız kuralların birincisidir. Dolayısıyla pain aux raisins alıyorum sevdiceğime. Eve gelirken keşke pain au chocolat alsaydım da içeriye Mustafa Sandal – İsyankar şarkısının başı gibi girseydim diye biraz hayıflanıyorum, ‘baby şekeraaa’ (baby check it out). Aldığımı uyarlamaya çalışıyorum ama olmuyor, bu planı sessizce hayattan koparıyorum. Her neyse kahveler, pastryler derken durduk yere bir el yeniliyorum Hamdi’ye tavlada. Esnaf olsam almıştım ama ifadesini.
Hızlı bir makkorna faslı (böyle daha samimi) ve akabinde Gamzuş’la uluslararası akşam buluşması. Bir gülüşmeler, bir bir şeyler. Kedo da gelip selamını veriyor Gamzuş ablasına. Beni bilen bilir, öğüren herhangi bir canlının öğürme anının sonsuz döngüsünde sonsuza dek güldürebilirim. Ancak söz konusu bizim kedomuz olunca elim göğsümde izliyorum minik tavşanımızı, kapıp kaçırmak istiyorum onu bu diyarlardan, iki elimle Simba gibi havaya kaldırıp Sindirella gibi döndürmek istiyorum, sonra da sarıp sarmalamak. Hem çok çaresiz göründüğü için, hem de parkenin üzerine kusmayı tercih ettiği için. Sen çok akıllı bir kedosun. Yani klog.

Leave a comment