Yine sabahına hiçbir işimin olmadığı bir Cumartesi gününe, henüz saatler 8’i bile göstermeden uyanıyorum. Benim naçiz bedenim, benim saf bedenim, benim zır cahil bedenim ne bilsin bugün iş günü mü yoksa keyif günü mü. Kapitalist sistemin circadian ritmimle bulduğu bu kafa, şüphesiz ki en çok kedoya yarıyor. Ben ne kadar erken uyanırsam, kedomuz da o kadar erken buluşturuyor dünyayı ağzının şapırtısıyla. Biz mi ikiyüzlüyüz yoksa kedolar ve dahi insan harici hayvanlar bu dünyanın istisnaları mı? Sen şapırdat güzellerin güzeli, inan bana, music to my ears.
Küçük odanın önünden geçerken koşu bandı göz kırpıyor, ya da bilmem, belki de gözü seğiriyor. Çamaşır askısı olmadığını ima eden duruşlar sergiliyor ama biz de patates çuvalı değiliz hani. Neticede “bugün geri kalan hayatımın ilk günü”, yapacak daha önemli işlerim olmalı elbet. İşte olumlamanın doğru kullanımı. Fakat günlerdir aralıksız yağan yağmur, “otur oturduğun yere, yaza çok ararsın bu günleri” diye tehdit ediyor. Fark ediyorum ki bir süredir herhangi bir şeyi kabullenmeden ve hatta ondan keyif almadan evvel, önce yokluğunu düşünüp sonra daha bir dört elle sarılıyorum. Vardır illa sayko bir açıklaması, koca psikoloji bizi es geçecek değil ya. Hmm, demek yağmur.. E o zaman el mahkûm gibi yapıp, keyif keka bir hâlde Gayrimeşru Anlamlar Sözlüğü’nün son sayfalarına geliyorum ve buradan Ersan Üldes’e hayranlıklarımı iletiyorum.
“Kötü hava yoktur, yanlış kıyafet vardır” diyorlar; ben bu deyişin en önde bayrak taşıyanıyım, sallayanı da olabilirim, bilemiyorum. Sallamak biraz ucuz bir eylem gibi geliyor, taşımakta karar kılıyorum. Gözlüklerim özellikle yağmurlu havalarda en yüksek mertebeye taşır beni. Ama mühim olan ne kadar yükseldiğin değil, o yüksek mertebede ne kadar kalabildiğindir. Pek sevdiğim botlarımın su geçirmesi bu konuda oldukça yardımcı oluyor. Neyse ki sabah en az favori çoraplarımdan birini giymişim, şans benimle.
İngiltere’de hâlâ 1900’lü yılların başı olduğu için postanede işimiz var. Hamdi, postaneye bizimle aynı anda adımını atan diğer iki kişiden daha erken sıraya girebilmek için, bir an benimle olan tanışıklığını bitirip tüm bağını koparırcasına hızlanıyor. Survival içgüdüleri sayesinde beş dakika kadar daha erken içiyoruz kahvelerimizi devamında. Peki buna değer miydi? Elbette.
Yaklaşık üç sene önce başladığım bir projem var. Bu evde ve çoğu mekânda ben diliyle konuşmayı sevmesem de bu sefer gerçekten de benim projem, Hamdi sadece beğeniyor. Her neyse, niyetim üç yıllık bu hasrete son vermek şu aralar. 2010’lu yıllardan karikatürler kesiyorum, çünkü poşetlerde bir yerlerde unutulmayı bekleyen Uykusuz’larımın çok daha fazlasını hak ettiğini düşünüyorum. Düşünmekten de öte, biliyorum. Küçük odanın duvarları renkli, acı-tatlı bir kolajla mini bir mizah anıtına dönmek üzere. Beşiktaş Belediyesi’nin yurdunda Hande ile gülüşmelerimizi hatırlıyorum, içime yıllar öncesinden bir dersi kırma heyecanı doluyor derhal. Ülkede ise ne değişim var, ne de gelişim. Belki başka bir yaşam döngüsüne diyip azami lanetlemelerle rahatlamalı, dertlenmeli aktivitemizin bugünkü kısmı bitiyor.
Albatrosların altı yıl karaya uğramadan uçabildiklerini öğreniyorum bu hafta ve sık sık bu geliyor aklıma. Zannediyorum ki kulaklarında 90’lar çalıyor. Kesintisiz iş yapabilme formülündeki en büyük katsayının, 90’ların vasat pop’unu dinlemek olduğuna inanıyorum. Kedoyu mutfak penceresinden bahçeyi uzun uzun ve hasretle izler görünce canım sıkılıyor; elin albatrosu altı yıl havada geziyor, gıkı çıkmıyor da sen niye yamacımdan uzaklaşıp dışarıyı kolluyorsun? Kalbim kırılıyor, sevgim karşılıksız kalıyor. Açıyorum pencereyi ve kedo dışarıya süzülüyor. Bir yanım ona kızıyor, bir yanım “tamam hadi artık dönsün” istiyor. Çünkü “aşk nefrete ne yakınsın”. Nitekim hava kararınca eve geliyor, düğün oluyor, bayram oluyor.
Cumartesim henüz bitmiyor. Uzun cumartesiler oldum olası kıpır kıpır yapıyor zaten içimi. Hafta boyunca müsaitlikte okurum diye kendimle olan WhatsApp grubuna attığım içeriklerin üzerinden geçiyorum biraz da. Ve buna bayılıyorum. Uzun zamandır biliyorum ama arada hatırlatmakta da bir zarar görmüyorum:
Ben benim en iyi arkadaşımım.

Leave a comment