14/02/2026

07:57, mükemmel! Bir gün önce 4:44’te bir yoklanıp, 6:00’da uyandığım düşünülürse bu ölüm-sıtma korelasyonunu canıgönülden kabul ediyorum! Dişlerimi fırçalamıyorum, çünkü bugün cumartesi (ne alaka?) ve bugün de geri kalan hayatımın ilk gü… şaka şaka. İnsanoğlunun kurduğu anlamsız bağlantıları bazen seviyorum ama yalnızca bazen. Gün içinde alacağım muhtemel kafein miligramlarını hesaplayıp — matematik mezunu olduğum için sabahın ilk saatlerinde dört işlemim hep çok iyidir — decaf’ten yapıyorum tercihimi. Çünkü Engin Geçtan’ın da dediği gibi, “insan kendine değer verebildiği oranda başkalarına da değer verir.” Pek kolay oldu böyle ama kurcalamıyorum. Çek bakalım oradan bir decaf daha, değerim piyasaları alt üst ediyor bugűn.

9:35 itibariyle sevgi gününe uyandırıyorum sevdiceğimi. Sucuk, sen ve ben. Gerçek bir sevgililer günü menüsü. Güneş günlerdir ilk kez dolduruyor evi, yazı değil ama yaz günlerimizi özlüyorum aniden. Kahve demlenirken bahçeyi sulamışım, gün ne kadar sıcaksa sabahlar da o kadar serin; battaniye altında birkaç sayfa okumuşum, kahvaltıyı bahçeye taşımışız, sonra güneş bizi tüm Britlere inat içeri kış kışlamış. Akdeniz insanıyız ve annemiz bizi hep içeride tutmuş çünkü akşam üzeri vaktine kadar. İlk gölge düşünce doğruca hamağa ve karpuz-peynir. Allah’ım, yaz günlerini bir anda çok özlüyorum. Ama yazı değil.

Bu aralar kafam uydurmalara biraz fazla çalışıyor, sebebini bilmiyorum. Hoşuma giden ve hoşuma gitmeyen şeylerin kök sebeplerini çok da irdelemiyorum, büyüyü bozmuyorum. Sevdiceğimin saçını mahallenin berberiymişim gibi kesiyorum. Aralarda yan komşum ayakkabıcı Mücahit’e sesleniyorum, dün gece neden mekâna gelmediğini soruyorum. Sevdiceğimin siyah önlüklü ve yarısı kesilmiş saçıyla çaresizce beni beklemesi komiğime gidiyor. Nasıl taşı toprağı altın İstanbul’a gidip de oralarda tutunamadığının dedikodusunu yapıyorum bizim Mücahit’in. Yapay zekâ işimizi elbette elimizden almaya başlamış; önce çırağın ayağını kesmişiz dükkândan. Her şeyi schedule etmişiz ama Facebook’a hâlâ fesbuk diyorum, anladın mı güzel abim? İki çay söyleyeceğim ama çırak yok.

Güneşin ağaç dalları arasından göz kırptığı bazı yollar var; sırf güneşle flörtleşmek için o yolları aşıp kahve içmeye gidiyoruz. Laf lafı, yol yolu açıyor, biraz daha dolanıp bir de park yürüyüşü patlatıyoruz. Çiçekleriyle gezenler var, bilmem ki, ben olsam utanır mıydım acaba? “Sevmekten kim utanır, tadına doyum olmaz.” Tamam tamam, Müzeyyen Senar, yine şaka yaptım.

Tuttuğumuz ve tutmadığımız takımların maçları günlerimizi planlamada nedense belirgin bir rol oynuyor. Önce Fener’in Trabzon galibiyetine canım sıkılıyor, sonra Liverpool’un Brighton’ı çiğ çiğ yemesine. Bugün tuttuğumuz ve tutmadığımız takımların bana göre yanlış olasılıklarının kombosuna, iyisiyle kötüsüyle, totalde bir beş saatim gidiyor. Bu durum çok da koymuyor, çünkü bir süredir kurgu olmayan tek şeyin spor müsabakaları olduğunu düşünüyorum. Ek olarak tüm çilekli don videoları da gerçek.

En son ne zaman herhangi bir giysi veya ayakkabınızı artık kullanmadığınız için elden çıkardınız? Ben hatırlamıyorum. Hâlâ annemle birlikte yaşıyor olsaydık çoktan yer bezi kariyerine atılmış olacak tişörtümü katlarken aklıma o şarkı geliyor: “Canımm dediklerimmm, canımııı aldııı.” Ama Fairuz Derin Bulut & Ali Tekintüre versiyonu. Tişörtteki o inanılmaz sırtından vurulmuşluk görüntüsü garip bir şekilde hoşuma gidiyor. Yer bezi olsa o deliklerden köpük çıkar mıydı acaba deterjanlı suyu sıkılırken? Çok sevip de sık giydiğimiz için mi oluyorlar bunlar böyle? Sevdiklerimizi yıpratmak kaderimizin bir oyunu mu?

Kedo yanımda rüyalı bir uykuda. Evet anlamında başını sallıyor arada, yani bence. Beni seviyor musun kedo? Evet. Hamdi’yi de seviyor musun kedo? Evet. Ben de sizi seviyorum, sevgi günümüz kutlu olsun.

Canım Dediklerim

Leave a comment

Is this your new site? Log in to activate admin features and dismiss this message
Log In