10:17! Şükürler olsun ki ben de geç uyanmanın nasıl bir şey olduğunu yeniden deneyimliyorum! Saate bir kez daha bakıyorum, adeta gözlerime inanamıyorum. Sevinçle fırlıyorum yataktan ama ortalarda ne kedo var ne de Hamdi. Alışılageldiği üzere koşu bandına selamımı verirken gözüm koltuğun köşesine takılıyor; kedonun evde kendince bir şeyler ters gittiğinde kaçıp yine kendince saklandığı o köşeye. Hamdi ile tartışmışlar herhalde diyorum, çünkü bana kızgın olmadığı açık. Hemen gelip sev beni ters C’si yapıyor bedeniyle, keratta keratta. Onun bedeni onun kararı, hemen seviyorum.
Hamdi’yi koltukta buluyorum. Ne olduğunu tam da bilmediğim için uyandıramıyorum hemen, sessizce ilişiyorum karşısındaki koltuğa. Uzun uzun “Sevdiceğim ne de tatlı, ne de güzel uyuyor” diye izlemek istiyorum ama uygunsuz geliyor bir an için bu düşünce bana. Uygun olan tek bir şey var o an: creepy tabiri. Keloğlan’ın Aykız’a söylediği türkü ile de uyandırabilirim aslında ama dedim ya, bilmiyorum neden burada. Bir yeri mi acımış, yoksa rüyası mı kötüymüş… Başka zamana saklıyorum bu yöntemi.
Burun çekmeye başlıyorum o yüzden ben de sık sık.
“Ah, uyandırdım mı?”
Sabaha karşı sıcak olunca koltuğa gelmiş. Keşke girseydim türküye.
Evde yatak dışında herhangi bir yerde uyuyabilmenin iç gıdıklayıcı hissi doluyor içime, o öyle anlatırken. Bir önceki gece iyi uyumanı gerektirecek hiçbir önemli işinin olmaması hissi. Sanki hangi gün olursa olsun Beşiktaş’taki kahvaltıcılara gideceğin bir cumartesiye uyanır gibi.
Kedoyla ne olduğunu soruyorum. Bir şey yapmadığını ama o uyurken yanına geldiyse ve yanlış bir şey yaşandıysa da kedonun suçu olduğunu ima eden cümleler kuruyor. Anlıyor ama konuşamıyor, seviyor ama söyleyemiyor sevdiceğim.
Öğleden sonra biraz market dolanması yapıyoruz. Akşamki maçı soruyor market görevlisi. “Ohoo,” diyoruz, “denizi geçtik, derede mi boğulacağız?” ve — hançerli spoiler alert — derede kurşunlanıp öyle boğuluyoruz.
Her şeye rağmen eve aldığımız sümbüller çok güzel. Baharı ve mayısı hatırlatıyorlar. “Neyse, mayıslar bizimdi zaten,” diye düşünüp konuyu kapatıyorum.
Mutfakta müzik açıp bir şeyler yapmayı pek seviyorum. Jülide Özçelik “Anan Var Midur” diye sorarken, glutene açılmış savaşa durduk yere cephane taşıyorum: ta-da, mercimek ekmeği! Güzel kokuyor ama kesinlikle ekmek değil. Eleştirimi biraz sert yapıyorum çünkü hamuru kalıba alırken yaşadığım el işi dersi nostaljisini biraz gereksiz buluyorum. Sonra aklıma başka bir şeye içerlediğimiz için bambaşka bir şeyle vurmak istememiz geliyor. İnsan beyni ne saçma. Çünkü bu bildiğin sınav kağıdında kaydırma.
Yapman guzum, yapman…
Kedo yine yanımda ters C’de, öylece bakıyor elime. Ne kaydırma biliyor, ne içerleme. Bekletilmeyi zerre hak etmiyor, o yüzden ben göreve gidiyorum müsaadenizle.

Leave a comment